28/9/2008 ·
Soru: Bayram hakkında "Ramazan'ın bütün vâridâtına vâris-i has olan,
hayrı, bereketi, neşesi sıkıştırılmış bir gün" demiştiniz? Bu ifadeyi
biraz açabilir misiniz?
Cevap: Merhum Necip Fazıl, hakiki mü'mini, iyice sıkıştırılmış bir
şeker kalıbına benzetir ve "Mü'min sıkıştırılmış şeker gibidir,
deryayı tatlandıracak güce sahiptir." derdi. Evet, iyi inanmış ve
inancını tavırlarına, davranışlarına da yansıtabilmiş bir insan,
çevresi için rahmettir; o, bir ölçüde etrafındaki herkesi ve her şeyi
tatlandırır. O öyle bir şeker kalıbı gibidir ki, onu tuz yoğunluğu
yüksek bir denize de atsanız, o koca denizi bile şerbet yapabilecek
kadar tat ihtiva eder.
İşte, bayram da, kısalığına rağmen haftaların, hatta ayların
varidâtını, hayrını, bereketini ve neşesini bağrında saklayan bir
zaman dilimidir. Bayramda Cenâb-ı Hakk'ın öyle ekstradan teveccühleri
ve sürpriz ihsanları vardır ki, onlara bayram olmayan on günde, belki
bir ayda, belki on ayda, belki birkaç senede ulaşılamaz. Yapılan bütün
hayır ve hasenât ancak Cenâb-ı Hakk'ın teveccühüyle değer kazanır;
bayram işte öyle bir ilahî teveccühün en önemli vesilelerindendir;
adeta bir ömrü tatlandıracak kadar engin ilahî lütuflara mazhar olma
vaktidir.
Tabii, böyle bir mazhariyet Ramazan'ın hakkını vermiş, bayramda da
laubâlîliğe girmemiş insanlar için söz konusudur. Bayramı sadece bir
tatil olarak gören, bir ay boyunca yemeden, içmeden alıkonulmuş
olmanın intikamını alıyormuşçasına abur-cubur her şeyi yiyen ve
mübarek günlerde muvakkaten uzak durduğu haramlara yeniden giren
kimselerin bayramın hususi varidâtından istifade etmesi çok zordur.
Ancak bayramda da Ramazan'daki temkin ve teyakkuzunu koruyan, imsak-
iftar arası mübahlardan elini-eteğini çektiği gibi hayat boyu da
haramlara karşı mesafeli duran ve kulluğunun idraki içinde bulunan
insanlardır ki, onlar, kısa bir zaman içine çok hayır ve hasenâtın
sıkıştırılmışlığına mazhar olurlar. Onlar için bayram, Ramazan'ın
vâris-i hassıdır; yani, Ramazan'da sevap ve mükafat adına ne
va'dedilmişse, bayramda da onları bulmak, aynı semerelere sahip olmak
mümkündür. Nasıl ki, Kadir gecesi sıkıştırılmış bir hayrât u hasenâtı
bağrında saklar; bayram da öyledir. Şu kadar var ki, Ramazan günlerini
ve Kadir gecesini Allah'a kurbet vesileleri olarak değerlendirmek söz
konusudur; bayramda ise kurbet ümidi esastır, "Allah'ın izniyle o
kurbeti elde ettik; bir neferdik, müşirliğe yükseldik" şeklindeki reca
mevzubahistir.
Bayram, kat'iyen Ramazan'dan çıkmış olmanın, oruç günlerini arkada
bırakmanın ve rahatça yeme-içme serbestliğine ermenin sevinci
değildir. O, kulluk vazifesini eda etmiş olma ve Cenâb-ı Hakk'ın
gufrânına kavuşmuş bulunma ümidiyle gelen gönül inşirahıdır. Biz,
Ramazan'ı ve oruç günlerini arkada bırakmanın değil, hata ve
günahların ağırlığından kurtulmuş olmanın bayramını yaparız. Alvar
İmamı'nın, "Mevlâ bizi affede bayram o bayram olur / Cürm ü hatalar
gide bayram o bayram olur" sözleri genel duygu ve düşüncemizi çok
güzel ifade eder. Evet, bizim bayramımız, evveli rahmet, ortası
mağfiret ve sonu da Cehennem ateşinden kurtuluş olan Ramazan-ı şerifi
tam değerlendirip, ateşten azad olma ümidimiz üzerine kurduğumuz bir
bayramdır; Allah'ın rahmetinin enginliği ve o rahmetten nasiplenme
beklentisi üzerine bina ettiğimiz bir bayramdır.
Gerçi, oruç sonunda bize lutfedileceği vaad buyrulan şeyleri henüz
almadık. Allah'ın özel teveccühünü maddî alıcılarımızla ve dünyevî
ölçülerimizle takdir etmemiz de mümkün değil. "Oruç sırf Benim
içindir; onun karşılığını da bizzat Ben vereceğim" vaad-i sübhânîsi
ile nazara verilen mükafat her ne ise onu da tam bilemiyoruz ve henüz
o mükafatı da almadık. Fakat, Allah'ın va'dine öyle inanıyoruz ki,
bunları bize verecek ve bizim beklentilerimizin çok çok ötesinde,
bitip tükenme bilmeyen hazinelerinin büyüklüğüne göre bize lütuflarda
bulunacak. İnanıyoruz ki, bizi Ramazan'a ulaştıran, bir ay boyunca
iftar-sahur arası kulluk mekiği dokuma imkanına kavuşturan, elimizden
geldiği kadarıyla vazifelerimizi yapma güç ve kuvveti vererek nihayet
bizi bayramla buluşturan Rahman u Rahim ileride şimdikinden daha fazla
mes'ud olacağımız mutlu günleri de nasip edecek. İşte bu inançla
bayramı idrak ediyor ve ebedî saadet saraylarında geçireceğimiz asıl
bayramların hülyalarıyla doluyoruz.
Evet, bütün bir ömür boyu, Cennet yolunda önümüzü kesen sıkıntılar,
meşakkatler ve gâilelerle; Cehennem'e çeken türlü türlü arzular,
iştihalar ve şehvetlerle mücadele ede ede Cuma yamaçlarına
ulaşacağımızı ümit ettiğimiz gibi, iyi bir imtihan vermeye çalışıp
"Hak rızası" çizgisinde geçirmeye gayret ettiğimiz Ramazan'dan sonra
da ahiret hesabına önemli yatırımlara muvaffak olduğumuz düşüncesiyle,
buna muvaffak eden Zat'a karşı içimizde rahmet buudlu bir kısım
beklentilerin hasıl olması gayet normaldir, hattâ bu türlü ümit ve
beklentiler Allah'a inanmış olmanın gereğidir. Dolayısıyla, bayram
bizim için, ebedî saadet adına ümit ve beklentilerimizi bağladığımız
inşirah günüdür.
Diğer taraftan, bizim bayramlarımız başka kültürlerin karnaval ve
kutlamalarından çok çok farklıdır. Mü'minlerin tavır ve
davranışlarında bayramlarda bile laubâlîlik, taşkınlık ve dengesizlik
asla görülmez. Mü'minlerin, dengeli hareketlerinde, vakur
davranışlarında, derin bakışlarında hep Kur'ân'a uyanmış ve Kur'ân
dinlemiş olmanın ciddiyeti vardır. Onlar, her zaman olduğu gibi
bayramlarda da Allah'a ve Peygamber'e açık durur; başkalarıyla
münasebetlerini saygı, sevgi ve şefkat yörüngeli götürürler. O mübarek
günlerin hiçbir anını heder etmemeye çalışırlar.
Bildiğim kadarıyla, Peygamber Efendimiz döneminde bayram günlerinde
işler tatil edilmiyordu. İnsanlar günlük işlerini yine yapıyorlardı.
Bayram namazı ve hutbesiyle o günü diğerlerine göre daha farklı
karşılıyorlardı; sonra da birbirlerine tebessüm teatisinde bulunuyor,
fakiri-fukarayı gözetiyor ve eşe-dosta yemek yediriyorlardı.
Günümüzde, bayramlar biraz da bizim kendi törelerimizin rengine
bürünüyor. Böyle mübarek bir gün bahane yapılarak tatil ilan ediliyor.
Kabir ziyaretlerine daha bir ehemmiyet veriliyor. Sıla-yı rahim adına
gidip gelmeler, arayıp sormalar bayrama ayrı bir derinlik
kazandırıyor. Anne, baba ve çocuklar arasındaki münasebetler bir kere
daha pekiştirilmiş oluyor. Çocuk yuvaları ve huzur evleri gibi
yerlerde ziyaretçi bekleyen ve arayıp soranı olmama talihsizliğiyle
kıvranan kimseler ziyaret ediliyor, sevindiriliyor. Böylece, bir
yönüyle, daha geniş manada bir sıla-yı rahimde bulunuluyor.. Cenab-ı
Allah'ın af ve mağfiretine erme ümit ve beklentisi esas olmakla
beraber, temelde dine aykırı olmayan, belki asıl kaynaklar itibarıyla
dine dayanan ama zahiren örflerimizden, adetlerimizden kaynaklanan
şeyler de bayrama farklı manalar katıyor.
Soru: Daha önceki yıllarda yine bir bayram sohbeti münasebetiyle,
"İslam yeniden doğa, bayram o bayram olur; ışık zulmeti boğa bayram o
bayram olur" buyurmuştunuz. Bu, müntehadaki bir bayram mıdır?
Cevap: Biz, topyekün insanlığın İslam'a ve Kur'an'ın mesajına muhtaç
olduğuna inanıyoruz. Evet, insanlık, İslam'la tanıştığı ve İlahî
Beyan'ın nuruyla buluştuğu zaman bayram edecek. Kederli çehreler ancak
iman esaslarının kalbde hasıl ettiği inşirahla gülecek.
Şu anda idrak ettiğimiz bayram, bir yönüyle Cenâb-ı Hakk'ın pek çok
lütfunu beraberinde getiriyor. Allah, bize bir ay oruç tutmayı ve
kulluğumuzu daha engince eda etmeyi lütuf buyurdu; şimdi de bayram
bahşediyor. Bir ay boyunca, bir ölçüde bütün dünyaya Ramazan boyası
çaldığı gibi, şimdi de dünyanın değişik yerlerinde aynı güzellikleri
yaşatıyor ve bizi ayrı bir sevince ulaştırıyor. Bir bir Ramazanlaşan,
bir bir bayram sevinci duyan insanlar koca bir deryadan mesajlar
taşıyor; parça parça, damla damla büyük bir deryayı oluşturuyor.
Bize şimdilik bu kadar lütuflarda bulunan Allah, adeta bir gün
zulmetleri bütün bütün boğacağını ve her tarafa rahmet yağdıracağını
gösteriyor. İnşaallah ortalık ağarıyor; dünya bir bayram arefesinde,
gün bayrama kayıyor. Allah inayetini üzerimizden eksik etmesin..
Soru: Cenâb-ı Hakk'ın bayrama özel lütuflarını duymanın nisbeti mekana
göre değişir mi? Mesela, bayramı gurbette duyuş ile onu sılada
karşılayış farklı mıdır?
Cevap: Gurbet, şayet Allah rızası için yaşanan bir gurbetse, öyle bir
gurbette bayramı duyma, sılada bayram yapmadan çok daha derindir. Bir
insan kendi ülkesinde, bayramı bütün şatafat ve debdebesiyle, olanca
ihtişamıyla yaşayabilir; fakat, zannediyorum, onu gurbette hicran
duygularıyla karşılama Cenab-ı Hak katında daha değerlidir.
Bir insanın gurbette ölmesi, Allah nezdinde nasıl değerli ise ya da
Allah rızası için vatanından ayrılan bir insanın hicreti nasıl
kıymetler üstü kıymete ulaşıyorsa, aynen öyle de, dine, Kur'an'a ve
insanî değerlere hizmete bağlı olarak veya ehl-i dalalet ve ehl-i
küfrün cebrine maruz kalarak gurbette bayram yapan insanın bayramı da
çok derinleşir; o insanı farklı buudlara ulaştırır.
Soru: Ramazan boyunca ekrana yansıyan eğitim, hoşgörü ve diyalog
faaliyetleri hakkında, "Bunlar gökler ötesinde yapılan bir makro
planın yavaş yavaş gerçekleşen parçalarıdır" buyurdunuz. Bu sözü nasıl
anlamalıyız?
Cevap: Televizyonda seyrettiğim ve bazılarından dinlediğim hadiseler o
kadar aşkın şeyler ki, bunları sadece insanların cehd ve gayretine
vermek bakış açısını ayarlayamamak ve yanlış görüp yanlış
değerlendirmek olur. Bir insanın, yalnızca Allah'a itimat ederek, okul
açmak için adını bile bilmediği bir ülkeye gitmesi, daha uçaktayken,
gideceği yerde mutlaka müracaat etmesi gereken insanla tanışması,
uçaktan iner inmez hiç tanımadığı biri tarafından karşılanması,
karşılayan şahsın "Ne zamandır sizi bekliyorduk, nerede kaldınız?"
demesi ve oraya vardıktan üç ay sonra okul açmaya muvaffak olması,
gönüllere girmesi, kendini ve temsil ettiği değerleri sevdirmesi...
bütün bunlar ihtimal hesaplarıyla açıklanamayacak kadar sırlı
hadiselerdir.. ve bu türlü hadiseler üç beş tane de değildir; fedakâr
ve samimi eğitim gönüllülerinin, sevgi kahramanlarının gittiği her
yerde benzeri hadiseler yaşanmıştır.
Dolayısıyla, meseleyi geniş dairede, bir makro plan olarak ele
aldığınız zaman, onun insan dehasını, beşerî plan, proje ve tedbirleri
çok çok aştığını görürsünüz. Şu olmasaydı şöyle olmazdı, şöyle
olmayınca da bu netice çıkmazdı... şeklinde arka arkaya
sıralayacağınız o kadar çok sebep vardır ki, bu sebeplerin herbirinin
yerli yerine oturması ve bugünkü tabloyu meydana getirmesi Cenâb-ı
Hakk'ın inayet ve lütfundan başka hiçbir şeyle kesinlikle
açıklanamaz.
Öyle büyük büyük projeleri yapıp sonra da hayata geçirmek şöyle
dursun, insan iki güzel cümle söylemeyi, güzel bir söz etmeyi bile
Allah'tan bilmeli. Fakat bunu vicdanınca bilmeli, o bilmeyi vicdanına
da mal etmeli. Bazen "Bunlar Allah'tan!.." dersiniz, ama bu nazarî bir
kabulün ifadesidir. Hayır, nazarî kabul yeterli değildir, asıl olan
vicdanın kabul etmesidir. Yani, nefse en küçük bir pay çıkarıldığında,
vicdanın "Estağfirullah ya Rabbi, bunu sahiplenirsem dalalete sapmış
olurum, her şey Sen'den!" diye inlemesidir. Mesela, insanlar size
itimat etseler, sözlerinize güvenseler ve sizin işaretleriniz
istikametinde bazı şeyler yapsalar dahi, şayet siz "Şöyle
yönlendirdim, şuraya gönderdim, şunları yaptırdım." türünden
mülahazalara girer ve meselenin öşrüne bile sahip çıkarsanız, bu
duygular bir an zihninize geldiğinde hemen odanıza çekilip "Ya Rabbi,
şirkten Sana sığınıyorum!" demezseniz, kaybetmiş olursunuz. Bu çok
nazik bir konudur. Bir lütf-u ilahî olarak sa'ye terettüp eden
muvaffakiyetler de O'ndandır ve siz kat'iyen onlara sahip
çıkamazsınız. Evet, "Sizi de yaptıklarınızı da yaratan Allah'tır"
hakikati bu gerçeğin ifadesidir. Sebepler neticesinde ortaya çıkan da,
sebepleri yaratan da Allah'tır. Fakat, öyle ince bir sır vardır ki,
mesele iktiran içinde cereyan ettiğinden dolayı sebepler öne
çıkmaktadır. İşte, soruda dile getirdiğiniz cümle de, her şeyin
Allah'tan olduğunu ifade etme ve tevhid yolunda yürürken şirke düşmeme
niyetinin seslendirilmesinden ibarettir.
Evet, bir taraftan tevhid hakikatinin dellallığını yapacaksınız,
İbrahim Hakkı hazretleri gibi,
"Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde,
Ve suretten münezzehtir, mukaddestir teâlallah.
Şeriki yok, berîdir doğmadan doğurmadan ancak,
Ehaddir, küfvü yok, İhlâs içinde zikreder Allah."
diyeceksiniz; diğer taraftan da "Öyle bir anlattım ki, herkes mest
oldu; sözlerim insanları harekete geçirdi de bunlar meydana geldi."
şeklinde şirk kokan laflar edeceksiniz. Bir de bu sözleri, en
münafıkça bir edayla, "İşte âcizâne hizmet ediyoruz; dilimizin
döndüğünce anlatıyoruz." diyerek iyice nifaka bulayacaksınız. Evet, en
münafıkça laflar, "estağfirullah" gibi bir mübarek sözle ambalajlanan,
tevazu perdesi altında telaffuz edilen ve vicdana mal olmamış
laflardır. İşte, hem tevhid hakikatini anlatacaksınız, her şeyin Cenab-
ı Hakk'a verilmesi gerektiğini söyleyeceksiniz, "Allah tektir, eşi-
menendi yoktur" diyeceksiniz, hem de sebepleri Müsebbib yerine
koyacak, O'na bir sürü eş koşacak ve "Yaptım, ettim" diyerek bir de
kendi adınıza varlık iddiasında bulunacaksınız. Böyle bir tavır
şirktir; yürüdüğünüz yolun âdâb u erkânına aykırı hareket etme ve
kendinizle çelişkiye düşme demektir.
Ayrıca, nasıl ki yegâne hâlık Allah'tır ve her varlık O'nun var
etmesiyle varlık sahasına çıkmıştır; aynen öyle de mevcudâttaki her
şey ancak Cenâb-ı Hakk'ın kayyumiyetiyle varlığını sürdürmektedir. Bu
gerçeğin her fırsatta dile getirilmesi gerektiği gibi bunun vicdanen
kabul edilmesi de çok önemlidir. Bu kabul insanın bütün söz ve
tavırlarına da yansımalıdır. Her şeyi Allah'tan bilme ve öyle ikrar
etme, o kadar derin bir şükürdür ki, aynı zamanda nimetlerin kat kat
artmasına da vesiledir. Dolayısıyla, Allah'tan gelen nimetleri ve
bereketi kesmemenin yolu meseleyi gerçek sahibine vermektir.
Hasılı, eğitim ve diyalog faaliyetleri hakkında, "Bunlar gökler
ötesinde yapılan bir makro planın yavaş yavaş gerçekleşen
parçalarıdır" demek de hem bir hakikatin ifadesidir hem de o nimetlere
karşı şükür duygusunun seslendirilişidir. Şayet, biz de nümunelerini
gördüğümüz nimetlerin devam etmesini istiyorsak, Cenab-ı Hakk'ın lütuf
ve ihsanları karşısında her zaman müteyakkız insanlar gibi düşünmeli;
tasavvur ve tahayyüllerimizi tevhid anlayışıyla test etmeli; söz ve
tavırlarımızda tedbirli ve temkinli davranmalı ve tevhid yolunda şirke
girmemeye, hatta şirk şaibesine bile düşmemeye azamî özen
göstermeliyiz.
***